She's just a small-timer, dabbling in local events and minor competitions.
O sadece yerel etkinliklere ve küçük çaplı yarışmalara takılan, ufak tefek işlerle uğraşan biri.
She felt like a small-timer among the influential leaders at the conference.
Konferansta etkili liderlerin arasında kendini oldukça sıradan ve etkisiz hissetti.
The company was just a small-timer in the vast technology industry.
Bu şirket, devasa teknoloji sektöründe sadece küçük çaplı bir oyuncuydu.
The small-timer's efforts were appreciated but rarely noticed by the bigger players.
Bu ufak oyuncunun çabaları takdir edilse de büyükler tarafından pek fark edilmezdi.
The small-timer struggled to make a significant impact in the big league.
Bu ufak çaplı oyuncu, büyük ligde kayda değer bir etki yaratmakta zorlandı.
That's a lot for a small-timer.
Bir ayakçı için bu çok fazla.
The small-timer was content with his modest success in the neighborhood bakery.
Bu küçük işletme sahibi, mahalledeki fırınındaki mütevazı başarısıyla yetiniyordu.
The small-timer often felt overshadowed by the more influential people around him.
Etrafındaki daha nüfuzlu isimler yüzünden kendini sık sık geri planda kalmış hissediyordu.
The small-timer spent his weekends selling homemade crafts at the market.
Bu küçük esnaf, hafta sonlarını pazarda ev yapımı el işleri satarak geçirirdi.
Despite being a small-timer, he worked hard to prove his worth in the company.
Şirkette çok da etkili bir isim olmasa da, kendini kanıtlamak için var gücüyle çalıştı.
I don't want to be a small-timer for the rest of my life.
Hayatımın geri kalanını basit biri olarak geçirmek istemiyorum.
He's a small-timer.
O bir geçiş süreci.
You're no small-timer!
Küçük işlerin adamı değilsin!