Dansçının zarif hareketleri, seyircileri mutlak bir sessizlik içinde büyüledi.
The dancer's graceful movements held the audience spellbound in absolute silence.
Tarihte bu topraklarda krallar ve kraliçeler mutlak bir yetkiyle hüküm sürerdi.
Historically, kings and queens ruled these lands with absolute power.
Savaşta gücü mutlak ve dizginsiz tek bir komutana ihtiyaç olur.
We need a single commander whose war power is total and unchecked.
Sanatçılar, gözünden düşmemek için sık sık mutlak hükümdarı överdi.
Artists often praised the absolute monarch to stay in his favor.
Rejimin istikrarı, mutlak kontrol denilen gücün karanlık tarafını ortaya koyuyor.
The regime's stability reveals the dark side of the force called absolute control.
Eskiden krallar ve kraliçeler, geniş toprakları mutlak bir yetkiyle yönetirdi.
In olden times, kings and queens ruled over large territories with absolute power.
Zalim kral mutlak itaat istiyor, ihaneti ise acımasızca cezalandırıyordu.
The tyrannical king demanded absolute loyalty and punished betrayal cruelly.
Siyasal tartışma platformlarında, mutlak özgürlük gibi ütopyacı bir kavramı tartıştılar.
They debated the utopian concept of absolute freedom in their political forum.
Eski çağlarda, en önde gelen hükümdarlar halkları üzerinde mutlak bir güce sahipti.
In ancient times, the foremost rulers held absolute power over their people.
Sivil özgürlük mutlak değildir; zaman zaman kamu güvenliğine ilişkin diğer kaygılarla çatışabilir.
Civil liberty is not absolute; it sometimes conflicts with other public safety concerns.
Yıl boyunca görülen yağış olaylarının mutlak sıklığı şaşırtıcı derecede düşüktü.
The absolute frequency of rainfall events over the year was surprisingly low.
Zorlayıcı koşullara rağmen, mutlak ölçüde daha iyi bir performans sergiledi.
She performed better in absolute terms, despite the challenging conditions.
Tarihte, devlet işlerinde son söz çoğu zaman mutlak hükümdara aitti.
In history, the absolute monarch had the final say in government matters.